2/06/2006

Faruk Nafiz Çamlıbel


SEN NERDESİN


 


Caddeden sokaklara doğru sesler elendi
Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi.
Bir kömür dumanıyle tütsülendi akşamlar
Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar...
Son yolcunun gömüldü yolda son adımları
Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda:
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda
Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye
Yollarını bekledim sen görüneceksin diye.
Senin için kandiller tutuştu kendisinden
Resmine sürme çektim kandillerin isinden.
Saksıda incilendi yapraklar senin için
Söylendi gelmez diye uzaklar senin için...
Saatler saatleri vurdu içli sesiyle
Saatler son gecenin geçti cenazesiyle
Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü
Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü...


 


KISKANÇ


 


Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın
Sesini duyan olur, sana göz koyan olur
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın
Anan bile okşasa benim bağrım kan olur...


Dilerim tanrıdan ki sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun


 


HAN DUVARLARI


Osmanzade Hamdi Bey’e


 


Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar    
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...    
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya    
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.    
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!    
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık    
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...    
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları   
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler    
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...    


Ellerim takılırken rüzgarların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.    
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık    
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.    
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.    
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince    
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.    
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.    
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali    
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali    
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan    
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor    
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...    
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine    
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.


Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;    
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu    
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı    
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.    
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri    
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya    
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.    
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor    
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı    
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler    
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...    
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı    
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;    
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler    
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...    


Uykuya varmak için bu hazin günde, erken    
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken    
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;    
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa    
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;    


"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan    
Baba ocağından yâr kucağından    
Bir çiçek dermeden sevgi bağından    
Huduttan hududa atılmışım ben"    


Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.    
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;    
Araya gitti diye içlenme baharına    
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...


Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri    
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor    
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...    
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar   
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide    
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden    
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla    
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;    
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...    
Gönlümde can verirken köye varmak emeli    
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"    
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana    
Biz menzile vararak atları çektik hana.    


Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş    
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;


"Gönlümü çekse de yârin hayali    
Aşmaya kudretim yetmez cibali    
Yolcuyum bir kuru yaprak misali    
Rüzgarın önüne katılmışım ben"    


Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde    
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!


"Garibim namıma Kerem diyorlar    
Aslı'mı el almış haram diyorlar    
Hastayım derdime verem diyorlar    
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"    


Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..


Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende
Dedi:    
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"


Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...    
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.    


Aradan yıllar geçti işte o günden beri    
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim    
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
 


ÇOBAN ÇEŞMESİ


 


Derinden derine ırmaklar ağlar
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi
Ey suyun sesinden anlayan bağlar
Ne söyler su dağa çoban çeşmesi
       
Göynünü Şirin'in aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca
O hızla dagları Ferhat yarınca
Başlamış akmaya çoban çeşmesi
       
O zaman başından aşkındı derdi
Mermeri oyardı, taşı delerdi
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi
       
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu
Kerem'in sazına cevap veren bu
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi
       
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
      
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar
Tarihe karıştı eski sevdalar
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi


 


ÇOBAN ÇEŞMESİ


 


Derinden derine ırmaklar ağlar
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi
Ey suyun sesinden anlayan bağlar
Ne söyler su dağa çoban çeşmesi
       
Göynünü Şirin'in aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca
O hızla dagları Ferhat yarınca
Başlamış akmaya çoban çeşmesi
       
O zaman başından aşkındı derdi
Mermeri oyardı, taşı delerdi
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi
       
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu
Kerem'in sazına cevap veren bu
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi
       
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
      
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar
Tarihe karıştı eski sevdalar
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi



ALİ


 


Namluya dayanır yola dalarsın
Duruşun bakışın yaman be Ali
Boşuna tetiği ne kurcalarsın
Var daha ateşe zaman be Ali
     
Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin
Neredeyse gelecek beklediklerin
Var iki atımlık canı kederin
Desene işleri duman be Ali
     
O'nu sen büyütte söğüt boyunca
Kendini ellere versin o gonca
Sözüne kanmadın bunu duyunca
Gönlündü gözünü yuman be Ali
     
Geldiler beklenen çiftler ormana
Duruyor iki genç ne hoş yanyana
Bir kurşun kadına bir de çobana
Çınlasın yıllarca orman be Ali
     
Görünce uzanmış yâr kucağına
Boynunu dolamış zülfü bağına
Kurşunu kahpeye atacağına
Kendine çevirdin aman be Ali



ERİYEN ADAM


 


Gözlerim gözlerinde dinlenirken eriyor
Eriyor yaklaşırken dudağına dudağım.
Zerrelerim çözülmüş gibi sesler veriyor
Ben sıcak bir denize inen buzdan bir dağım.


Yanında damla damla bittiğimi duyarım
Yoklarım, yerinde mi yüzüm, alnım, saçlarım?
Bir göğüs geçirerek derim ki: "Yine varım
Fakat bir rüya gibi şimdi kaybolacağım."


Bir gün, için içimde neyim varsa alacak
Varlığım bir su olup kabından boşalacak
Benden nişan olarak kucağında kalacak
Boş bir yığın: Elbisem, gömleğim, boyunbağım.



FİRARİ


 


Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin
Sana kafir dediler, diş biledim Hakka bile
Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin
Kahpelendin de garaz bağladım ahlaka bile


Sana çirkin demedim ben, sana kafir demedim
Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin
Yaşadın beş sene gönlümde misafir demedim
Bu firar aklına nerden, ne zaman esti senin


Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik telerine
Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek
Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine
Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek


 


SON AŞIK


 


Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım
Ey sevdiğim, ben umitsiz değilim gene
Ak düşünce saçların kumral rengine
Kollarında son aşıkın ben olacağım
 
Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen
Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün
Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün
O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen


Ben bir beyaz şaçlı aşık, sen bir ihtiyar
O gün bana yalaşırken ey ilahi yar
Esirgeme gözlerimden bir son buseni
 
Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın
Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın
Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni


 


HÜSN-Ü AŞK


 


Başım ki fırtınalardan bu anda kurtuldu
Senin dizinde nihayet biraz sükûn buldu...
Dalınca alnımı kat kat genişleten siteme
"Neden bu vakte kadar bekledin, zavallı?" deme;
Şikayet etme, sakın boş geçen zamanından.
Geçen zamanla ne eksildi hüsn ü anından
Geçen zamanla ne kaybetti ruhumun güneşi?
Muhabbetim de, cemalin de lâ-yemûtun eşi...
Gelince hüsn ile aşk, ansızın, nazar nazara
Bir an içinde döner karşılıklı aynalara.
Zaman, mesafe ve sonsuz kaybımız beş on senedir!
Dehalar ölse de mısralar ihtiyarlamaz;
Güzelliğinde senin böyle tazedir kış, yaz;
Nasıl duvarda değişmeksizin durursa resim
Nasıl güzelse Boğaz her saatte, her mevsim...
Diler beşikte görünsün, diler mezara yakın
Yanan gönüllere ilhâmı bir gelir aşkın.


Büyür çınar gibi zahmetle şanlı sevdalar;
Bahara geç kavuşur, sevgilim, büyük dağlar!


 


 

Hiç yorum yok: