2/06/2006

Nazım Hikmet



SALKIM SÖĞÜT


 
Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
                   vurulmuş gibi
                            kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
                    uzaklaşan atların parıldayan nallarına!


Ah ne yazık!
          Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
                 renkler silindi.
Siyah örtüler indi
                  mavi gözlerine,
sarktı salkım söğütler
                         sarı saçlarının
                                        üzerine!

Ağlama salkımsöğüt
                           ağlama,
kara suyun aynasında el bağlama!
                                         el bağlama!
                                                   ağlama! 
  

BAHRİ HAZER



Ufuklardan ufuklara
ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;
Hazer rüzgârların dilini konuşuyor balam,
konuşup coşuyordu!
Kim demiş "çört vazmi!"
                                Hazer ölü bir göle benzer!
Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer!
Hazer'de dost gezer, e...y!..
                         düşman gezer!


Dalga bir dağdır
                       kayık bir geyik!
Dalga bir kuyu
                       kayık bir kova!
Çıkıyor kayık
                       iniyor kayık,
devrilen
            bir atın
                  sırtından inip
şahlanan
        bir ata
            biniyor kayık!

Ve Türkmen kayıkçı
dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.
Başında kocaman kara bir papak;
bu papak değil:
Tüylü bir koyunu karnından yarıp
                                     geçirmiş başına!
Koyunun tüyleri düşmüş kaşına!

Çıkıyor kayık
                   iniyor kayık
 

Ve kayıkçı
"Türkmenistanlı bir Buda heykeli" gibi
dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş,
fakat, sanma ki Hazer'in karşısında elpençe divan durmuş!
O bir Buda heykelinin
taştan sükûnu gibi kendinden emin
dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.
Bakmıyor
            kayığa
                     sarılan
                           sularap
bakmıyor
          çatlayıp
                   yarılan
                          sulara!
Çıkıyor kayık
                   iniyor kayık,
devrilen
         bir atın
                    sırtından inip
şahlanan
          bir ata
                biniyor kayık!
"Yaman esiyor be karayel yaman!
Sakın özünü Hazer'in hilesinden aman!
Aman oyun oynamasın sana rüzgâr!
"Aldırma anam ne çıkar!
Ne çıkar
           kudurtsun
                      karayel
                             suları,
Hazer'de doğanın
                      Hazer'dir mezarı!
Çıkıyor kayık
                 iniyor kayık
çıkıyor ka...
             iniyor ka...
Çık...
      in...
         çık... 
  


HASRET



Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların
Boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Gemiler gider, aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
Sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
 


MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ
O, mavi gözlü bir devdi,
minnacık bir kadını sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
                                         bahçesinde ebruli
                                            hanımeli
                                               açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev
ve elleri öyle büyük işler için
                                     hazırlanmıştı ki devin
yapamazdı yapısını
                                    çalamazdı kapısını
                                    bahçesinde ebruli
                                    hanımeli
                                              açan evin.
O, mavi gözlü bir devdi,
minnacık bir kadını sevdi.
Mini minnacıktı kadın,
rahata acıktı kadın,
                          yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
                                     bahçesinde ebruli
                                     hanımeli
                                              açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz,
                                          bahçesinde ebruli
                                                  hanımeli
                                                             açan ev.
 

TARANTA-BABUYA  BEŞİNCİ MEKTUP



Görmek
       işitmek
            duymak
                 düşünmek
                       ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
       başı boş
koş-
      -mak...
Hehehey TARANTA-BABU
                                         hehehey
yaşamak ne güzel şey
                      anasını sattığımın
                               yaşamak ne güzel şey...
Düşün beni
Kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
                                  geniş kalçalarındayken...
Düşün sıcak...
Düşün kara bir taşa damlıyan
                                      çırılçıplak
                                           bir su sesini...
İstediğin yemişin
                  rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
                       yemyeşil otun
                              ve koskocaman
                                      masmavi bir çiçek gibi açan
                                                   ay ışığının...
Düşün TARANTA-BABU!
insan oğlunun yüreği
                           kafası
                                kolu
yedi kat yerin altından
                          çekip çıkarıp
öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
                       bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
            öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
              yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
             türküsünü dinleyebiliriz...
Yaşamak ne güzel şey
                        TARANTA-BABU
                                             yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
                         YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
          ve hep beraber
                  ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
            sevinçli bir destan
                               okur gibi
                                   YAŞAMAK...
YAŞAMAK...
Ne acayip iştir ki
                           bu ne mene gidiştir ki TARANTA-BABU
bugün bu
"bu inanılmayacak kadar güzel"
bu anlatılamayacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
            dar
böyle kanlı
            bu denlü kepaze...
 


SAAT 21-22 ŞİİRLERİ



Ne güzel şey hatırlamak seni;
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
                                 seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
               kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
                                                           sıcak
                                                               koyu bir karanlık...
Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
                                                  kendisi değil
                                                                 edasındaki dünya...
Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine:
                                                       bir çekmece
                                       bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
               fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
                                sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...


1945 yılı Aralık ayının dördü
İlk gözgöze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
Hapisten
        mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
                                                   ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nazım Hikmet'in kadını...
 

YAŞAMAYA DAİR
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                                 bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                                     yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
                          beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                                        insanlar için ölebileceksin,
                          hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                                   hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                                   hem de en güzel, en gerçek şeyin
                                             yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
            hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
              ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                      yaşamak, yani ağır bastığından.
 

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN


 
14
Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.


Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
                                   çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.
 

YAŞAMAK KASİDELERİ I



Dağıldı birdenbire
                        alnına düşen saçlar.
Birdenbire toprakta bir şeyler kımıldadı.
Bir şeyler konuşuyor
                           karanlıkta ağaçlar.
Çıplak kolların üşüyecek.


Uzaklarda
              görmediğimiz bir yerde
                                         ay doğuyor demek.
O daha yapraklarından inip
                                 senin omzunu aydınlatarak
                                                           gelmedi bize kadar.

Rüzgâr çıkar ay doğarken.
Ağaçlar konuşuyor.
Kolların üşüyecek.

Yukardan
karanlıkta kaybolan dallardan
                                bir şey düştü ayağının dibine.
Sokuldun bana.
Çıplak etin tüylü bir yemiş kabuğu gibi elimin altında.
Ne bir yürek türküsü, ne "aklı selim"
ağaçların, kuşların, böceklerin önünde,
karımın eti üstünde
                        düşünüyor elim.
Bu gece elimin okuyup yazması yok.
Ne sevgisiz, ne sevgili...
Su başında bir parsın dili
                           bir asma yaprağı
                                     bir kurt pençesi gibi o.
Kımıldamak, nefes almak, yemek, içmek.
Toprağın altında çatlayan bir çekirdek
                                                        gibi elim.
Ne bir yürek türküsü, ne "aklı selim",
ne sevgisiz, ne sevgili.
Karımın eti üstünde düşünen:
                                    ilk insanın eli.
Toprakta suyu bulan kök gibi o
                                    diyor ki bana:
"Yemek, içmek, soğuk, sıcak, kavga, koku, renk,
ölmek için yaşamak değil
yaşamak için ölmek...

Ve şimdi ben
yüzümde dolaşırken dişi kırmızı saçlar,
toprakta bir şeyler kımıldanır
bir şeyler konuşurken karanlıkta ağaçlar
ve uzaklarda
                          görmediğimiz bir yerde ay doğarken,
elim, karımın eli üstünde,
ağaçların, kuşların, böceklerin önünde,
yaşamak denen şeyin,
su başındaki parsın, çatlayan çekirdeğin,
                           ilk insanın hakkını istiyorum.
 

VERA'NIN UYKUDAN UYANIŞI



İskemleler ayakta uyuyor
                   masa da öyle
serilmiş yatıyor sırtüstü kilim
                 yummuş nakışlarını
ayna uyuyor
pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri
uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon
karşı damda bacalar uyuyor
                                    kaldırımda akasyalar da öyle
bulut uyuyor
                    göğsünde yıldızıyla
evin içinde dışında uykuda aydınlık
uyandın gülüm
iskemleler uyandı
                       köşeden köşeye koşuştular
                                             masa da öyle


doğrulup oturdu kilim
                               nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandı balkon
                     toparladı bacaklarını boşluktan
tüttü karşı damda bacalar
kaldırımda akasyalar ötüştü
bulut uyandı
                  attı göğsündeki yıldızı odamıza
evin içinde dışında uyandı aydınlık
                    doldu saçlarına senin
                     dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin

Hiç yorum yok: